Psikoterapi ve Evlilik Enstitüsü
 

Panik Atak

Panik atak beklenmedik durumlarda ortaya çıkan yoğun korku, kaygı ve bunaltının olduğu bir çeşit nöbettir. Panik atak yaşayan kişi, öylesine bir durumdadır ki, her an kötü bir şey olacakmış gibi hisseder, aklını yitireceği, kontrolü kaybedeceği ve çıldıracağı korkusuna kapılır ve çoğu zaman soluğu en yakın sağlık kuruluşunda alır.

Diğer Başlıklar

Ali Rıza Tunur Sosyal Medya
Sosyal Medya aracılığıyla da beni ve makalelerimi takip edebilirsiniz.

Ali Rıza Tunur

Hücum Terapisi: İki Nokta Arasındaki En Kısa Yol

Psikoterapi insanın kendi iç dünyasında bir yolculuğa çıkmasıdır. Kişi bu içsel yolculuğu yaparken bir rehbere ihtiyaç duyar. Zira danışan bilmediği, yabancısı olduğu bir bölgede bir gezintiye çıkmıştır. Danışanın bu bölgeye yabancılığı üzerinde durulması gereken bir detaydır.

Şöyle ki: Terapi odasında iki kişi vardır. Danışan ve terapist. Bu iki kişi kişilerden birinin sorununu çözmek üzere bir araya gelmişlerdir. Taraflardan birinin sorunu vardır, canı yanmaktadır ve diğerinden yardım dilemektedir. Sorunu olan taraf yani danışan sorununu tek başına çözememiştir ki bir başkasından yardım istemektedir.

Şimdi olaya daha geniş bir perspektiften bakabilmek için yeni bir soru soralım. İnsanlar hangi durumlarda başka birinin profesyonel yardımına ihtiyaç duyarlar? İnsanların iki türlü problemi olabilir. Bunlar organik ve ruhsal problemlerdir. Ancak bunları birbirinden ayrı düşünmek mümkün değildir. Sistem bir bütündür. Organik problemler ruhsal problemleri tetiklediği gibi ruhsal problemler de organik problemleri tetikleyebilir.

Organik bozukluklar modern tıbbın ilgi alanına girer. Modern tıp gerek cerrahi yöntemlerle gerek medikal yöntemlerle gerekse de önleyici hizmetlerle organik bozuklukları ortadan kaldırmaya çalışır. Sebebi organik bir bozukluk olan psikiyatrik rahatsızlıklar da bu gruba girer.

İnsanın yaşamının doğal akışını bozan bir de ruhsal bozukluklar vardır. Bunlara kimileri bozukluk kimileri hastalık der ve bu bilim çevrelerinin yıllardır uzlaşamadığı bir konudur. Adı ister bozukluk olsun, ister hastalık olsun bu problemler kimi zaman organik bozukluklardan bile daha fazla insanın günlük yaşam kalitesini düşürür. Bu tür problemler için de birtakım ilaçlar kullanılmaktadır. Bazı durumlarda insanlar bu ilaçlardan yarar da görmektedir. Ama uzun vadede ilaçların çoğu zaman etkili olmadığı bilinmektedir. İşte psikoterapi bu tür bozukluklarda kullandığımız ikinci yöntemin adıdır.

Dünyada öyle ya da böyle uygulanagelen 800 civarında psikoterapi ekolü olduğunu biliyoruz. Bütüncül psikoterapi bağlamında bu 800 ekolü barıştırmaya kalktığımızda, yani bunların ortak özellikleri üzerine kafa yorduğumuzda görüyoruz ki bu 800 ekolün 800’ünün de yaptığı şey aslında ötekiyle olan iletişim kalıplarını dizayn etmektir. Yani bir danışan vardır bir de öteki vardır. Danışandan ötekine bir uyaran gitmiştir. Öteki buna bir cevap vermiştir. Şimdi cevap verme sırası danışandadır. Ötekinin tetiklediği duyguya göre bir cevap verecektir. Bu verdiği cevap ya da cevaplar bütününden sonra kendini kötü hisseden danışan soluğu terapi odasında almıştır. Bu verdiği cevaplar her seferinde onun hayatını kilitlemekte ve kendisini kötü hissetmesine neden olmaktadır.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi bu 800 ekolün 800’ü de bu cevabı düzeltmeye çalışır. Kimileri bunu çocukluk yaşantılarına bağlayıp derin arkeolojik kazılar yaparken kimleri basit davranışsal linklemeler olduğunu söyler. Kimileri birtakım bilişsel çarpıtmalardan söz ederken kimileri kişinin davranışlarını mentalize etme yetisinin düşük olmasının bu sonuçları doğurduğunu söyler. Nihayetinde karşınıza gelen kişi sizden ötekine nasıl sağlıklı yanıt vereceğini öğrenmek istemektedir. Zihinlerin bulanmaması açısından şunu belirtmekte yarar var. Buradaki “öteki” diye genelleştirdiğimiz şey her şey olabilir. Anne, baba, kardeş, eş, patron, otomobil, bilgisayar, cep telefonu, kravat… vs. Kişi bunlardan birine ya da bir kaçına vereceği cevapları yeniden yapılandırmak üzere sizden yardım istemektedir. Peki ama bunu nasıl yapacağız? Kişinin yıllardır içinde yaşadığı bu kısır döngüyü nasıl kıracağız?

İşte psikoterapi sanatı burada başlamaktadır. Evet. Bizce psikoterapi bir sanattır. Psikoterapistle psikologu birbirinden ayıran da budur. Psikoterapinin içinde psikoloji var, sosyoloji var, antropoloji var, siyaset var, din var, edebiyat var, folklor var. Bunlar kulağa hoş gelen bir ezginin notaları gibidir. Sanatçı nerde hangi notaya basacağını bilmeden nasıl ortaya güzel bir ezgi çıkartamıyorsa psikoterapist de bu bileşenlerden hangisini nerede ne kadar kullanacağını bilmeden danışanına yardımcı olamaz. Adeta akordu bozulmuş bir enstrümandan çıkan sevimsiz sesler gibi sesler duyulur.

İşte bu notalar arasında önemli bir yer tuttuğuna inandığım toplumların kültürel kodlarıdır. Zira birey içinde yaşadığı toplumdan ayrı düşünülemez. Örneğin teori kitaplarında danışan hediye getirdiğinde terapötik çerçeveyi korumak adına asla getirdiği hediyeyi kabul etmeyin der. İzmit’ten gelen bir danışanımızın getirdiği hediyelik pişmaniyeyi geri çevirdiğimizdeki yüz ifadesini hatırlıyorum. Bizim kültürel kodlarımızda hediyeyi reddetmek o kişiyi reddetmekle eşdeğerdir.

İçinde yaşadığı toplumun kültürel kodlarından ayrı düşünülemeyen birey yine yaşadığı toplumun sosyoekonomik gerçeklerinden ayrı düşünülemez. Bizim toplumumuzda psikiyatristten ya da psikologdan yardım alan kişi hoş olmayan sıfatlarla nitelendirilir. Daha da vahimi bu gereksiz görülür. Psikoterapistlerin herhangi bir meslek örgütü ve meslek yasası da yoktur. Dolayısıyla sosyal güvenlik sistemimiz de psikoterapiyi tanımamaktadır.

Bu kadar çok şeyi şunun için anlattım. Batılı ülkelerin çoğunda psikoterapi ücretlerini sosyal güvenlik kurumları ya da özel sigorta şirketleri karşılar. Bizde ise danışan kendisi öder. Toplumun önemli bir kesiminin asgari ücretle yaşadığı göz önüne alındığında kimi zaman yıllarca sürebilen psikoterapi seanslarına bütçe ayırmak çoğu aile için hiç de kolay değildir. Hal böyleyken, yani sonucu belli olmayan bir sürece girip hatırı sayılır bir miktar para ödeyecekken terapistin iyi niyetinden başka kendinizi emanet edebileceğiniz hiçbir şey yoktur. Dolayısıyla danışan terapistin güvenilir birisi olduğundan emin olmak ister. Bunun üstüne bir de Anadolu insanının sabırsızlığını eklersek danışan terapiye başladıktan sonra mümkün olan en kısa sürede sonuca ulaşmak adına somut bir şeyler görmek ister. Göremediği zaman da sömürüldüğünü düşünür ve terapiye devam etmez. Nitekim özellikle entellektüel seviyesi çok yüksek olmayan danışanlarda haftalık seanslarla sürdürülen terapilerde ilk üç ayda terapiyi bırakma oranları yüzde yetmişlere dayanmaktadır.

Şimdi şu ana kadarki tespitlerimizi toparlayıp bir sonuca ulaşmaya çalışalım.

1. Psikoterapide danışan kendi sorununu tek başına çözemediği için terapistten yardım istemektedir.

2. Dünyadaki bütün psikoterapi ekollerinin ortak özelliği ötekiyle olan iletişim kalıplarını yeniden yapılandırmayı hedeflemektir.

3. Psikoterapi içinde bir çok disiplini barındıran bir sanattır.

4. Psikoterapide kültürel kodlar çok önemlidir.

5. Psikoterapide içinde bulunulan toplumun sosyoekonomik koşulları çok önemlidir.

6. Danışan sömürülmediğine emin olmak için terapiste güvenmek ister.

7. Danışan kısa sürede olumlu bir değişim görmek ister.

8. Danışan olumlu bir değişim görmediğinde kısa sürede terapiden kopar.

Tüm bunları bir arada düşündüğümüzde terapi sanatını uyguladığını iddia eden kişi; yani terapist, danışanına güven verip onun sorununu çözmek adına iki nokta arasındaki en kısa yolu bulmak zorundadır. Yani terapist hem şeffaf olacak, hem terapi sanatının ilkelerine bağlı kalacak, hem de danışanına güven verip sorununu çözmesi için ona yardım edecek. İşte iki nokta arasındaki bu en kısa yol yoğunlaştırılmış terapi diğer adıyla HÜCUM TERAPİSİ’dir.

Hücum terapisi 40 seanstan oluşan bir paket programdır. Bu 40 seans günde 2 seans yapılarak 20 güne sığdırılır. Kaba hesapla 40 seans haftalık yapılmış olsaydı yaklaşık 10 ay sürecek olan seanslar 20 günde yapılmaktadır. Bu denklemi tersten de düşünebiliriz. Haftalık seanslarla 20 günde sadece 3 seans yapılabilecekken hücum terapisinde bu sürede 40 seans yapılmaktadır.

Hücum terapisinin en büyük avantajı danışan çok kısa sürede birtakım olumlu değişimler görmekte bu da terapiye ve kendine olan inancını pekiştirmektedir.

Hücum terapisi üç aşamadan oluşur. Birinci aşamada daha çok danışan konuşur, terapist susar. Danışanın ailesi ve çevresindeki herkes üzerine konuşulur ve hayat hikayesi dinlenir. İkinci aşama danışanın susup terapistin daha çok konuştuğu aşamadır. Hücum terapisini hücum terapisi yapan aslında bu aşamadır. Zira bu aşamada danışan yoğun bir eğitime tabi tutulur. Yani terapist “ben ne biliyorsam danışan da aynısını bilsin, gizleyecek bir şey yok.” der ve başka hiçbir terapi türünde olmayan bir şekilde bilgilerini cömertçe danışanıyla paylaşır. Bunu teorik dilden uzak kalarak danışanın anlayabileceği sadelikte anlatmak gerekir. Bu aşama halk arasındaki tabirle söylemek gerekirse dananın kuyruğunun koptuğu aşamadır. Bir çok danışanımız terapi sonrasında en çok yararlandıkları aşamanın bu aşama olduğunu bildirmişlerdir. Bu aşamayı geçen danışan artık insan denilen bu kaotik makinenin kullanma kılavuzuna sahip demektir. Artık içgörü fitili ateşlenmiştir. Danışan sorun olarak getirdiği davranışların kökenini ve nedenlerini artık kendisi yakalamakta ve nasıl başa çıkacağıyla ilgili stratejiler geliştirmektedir. Üçüncü aşamada artık iş daha kolaylaşmıştır. Sıra birinci aşamada danışanın anlattıklarıyla ikinci aşamada terapistin anlattıklarını çakıştırmaya gelmiştir. Burada terapist alet çantasını açar ve bu çakıştırma işlemini danışanla yardımlaşarak yapar.

Hücum terapisi sonunda danışan önemli ölçüde rahatlamış olur. Ancak problemin türüne ve büyüklüğüne göre uzayan aralıklarla seanslara devam edilmesi uygun olacaktır.

Hücum terapisiyle bir çok problem türünde çok çok iyi sonuçlar almaktayız. Her türlü kişilik bozukluğunda, obsesif ve kompulsif bozukluklarda, sosyal fobi başta olmak üzere her türlü fobide, depresyon ve panik atakta başarıyla uygulanabilmektedir.